31 Aralık 2007 Pazartesi

Mutlu Yıllar


Sinematik SPAGHETTI

Mutlu, Sağlıklı,
Huzurlu ve sinema dolu
bir 2008 yılı diler.

29 Aralık 2007 Cumartesi

DJANGO


"Biz hırsızları öldürmeyiz, ellerini kırar bataklığa atarız."

DJANGO

Amerikan sinemasının usta rejisörü John Sturges, "Westernler sinemada insanın kendini en özgür hissedebileceği türdür" sözünü sarfederken 1960'lı yıllarda İtalyan meslektaşlarının kendi hayalinin ötesinde ürünlerle bir patlama yapacağını da düşünmüşmüydü bilinmez ancak Spaghetti westernler bir yandan Akdeniz rüzgarıyla yoğrulmuş bir samimiyeti insanlarla paylaşırken diğer yandan da sınırsız özgürlüğün çekiciliğini sunar. Temelinde alıntılardan inşa edilen bir tür olarak, emekleme aşamasını takiben kendine özgü kişiliğini bulmakta da gecikmez.

Sergio Leone ile aynı türün alternatif kulvarlarında ilerleyen Sergio Corbucci'nin kendi western anlayışının emeklemekten ayağa kalkışının ilk adımı da 1966 yılında çektiği Django'sudur. Bu öyle bir ayağa kalkışın habercisidir ki yıldız olmanın kapısını Django ile aralayan Franco Nero'nun takip eden 10 yıl içerisinde çektiği filmlerin nerdeyse hepsi alternatif olarak Django isimleriyle de anılmıştır. Franco Nero'nun beraberinde Spaghetti Westernlerin yıldız oyuncuları Tomas Milian'dan Terence Hill'e ve hatta Türk sineması izleyicilerinin yakından tanıyacağı Robert Widmark'ın da (Alberto Dell'Acqua) Django filmleri bulunmaktadır.



Kurosawa'dan Leone'ye, Leone'den Corbucci'ye :

Herşey 1965 senesinde Sergio Corbucci ve Sergio Leone'nin karşılıklı sohbeti esnasında başlar. Leone'nin Kurosawa'nın Yojimbo'sundan aktardığı Fistful Dollars ile kazandığı başarı o ana kadar spaghetti sayılamayacak türden kovboy filmleri çekmiş olan Corbucci'ye deyim yerindeyse fütursuzca at koşturabilmesi için ilham vermiştir. Hareket noktası olarak Leone'nin yapmış olduğu gibi Akira Kurosawa'nın hikayesini seçen Corbucci'nin bir tekrar filminden ziyade daha orjinal bir anlatıma ihtiyacı vardır. Kafasında ki düşünce Leone ile beraber dehşet duygusu ve adrenalin veren bir şiddetle buluşmuş seyirciye Leone'den fazlasını verebilmektir. Bu yeni şiddet gösterisini de Eastwood'a her yönüyle alternatif olacak bir anti kahraman yüklenecektir.

Corbucci'nin kafasında binlerce senaryo uçuşurken 1960'lı yıllarda pek çok yönetmenin başvurduğu bir yol olan çizgi roman - sinema dayanışması imdadına yetişir. Gazete köşesinde gördüğü peşinde bir tabut sürükleyerek yeni maceralara doğru yol alan çizgi roman kahramanı, Corbucci'nin kafasında ki dinamiti ateşler. Django artık beyaz perdededir ve takip eden 18 yıl boyunca da perdeyi terketmeyecektir.


"Tabutuma dokunma!":

İç savaş sonrasında Texas'ın sınır kasabalarından birisine doğru peşinde sürüklediği tabutuyla gelen bir gizemli yabancı Django (Franco Nero) kişisel intikamı için yıllarca aradığı güneyli fanatik Binbaşı Jackson'un (Eduardo Fajardo) izini bulmuştur.

Binbaşı ve fanatikleri kontrol altında tuttukları kasabada düzenli olarak General Hugo(Jose Bodalo) önderliğinde ki Meksikalıları katletmektedirler. Binbaşı safkan bir Teksaslıdır, kukuletalı askerleri ile beraber Tanrı adına hizmet ettiği tek davası da topraklarını "pis" Meksikalılar'dan temizlemektir. Bu savaş esnasında arada kalmaya mahkum olan ise sefil bir kasabadır.


Tanrının unuttuğu bu sınır kasabasında, bir taraftan ruhani işlere hizmet ederken diğer yandan Binbaşının muhbiri olarak dünyevi işlere hizmet eden kasabanın pederi (Gino Pernice) , kasabaya gelen gizemli yabancının haberini Binbaşı'ya iletmek te gecikmez. Pederin haricinde kasabanın genelevinde ki kadınlar ve barmen Nataniele(Angel Alvarez) ise ıssız kasabada canlı kalabilmiş diğer insanlardır.

Django'nun gelişiyle beraber kasaba da o ana kadar varolan ölüm oranı biraz daha yükselir ve tabutunun içinde ki sürpriz onu ortadan kaldırmak için gelenleri beklemektedir.
Tabut ise sahibi tarafından içerisine yerleştirilecek ölüyü beklemektedir.


"Senin adın Castello Romano":

1960'ların ve 1970'lerin aksiyon sinemasının mükemmel örneklerinin efsane yapımcılarından Dino De Laurentis'in karşısında ki genç yıldız adayı "Benim adım Francesco Clemente Giuseppe Sparaniero" demektedir.

Laurentis'in cevabı ise gayet nettir "Dalgamı geçiyorsun benimle? Bak şimdi, bu ofisin bulunduğu caddenin ismi Castello Romano'dur ve senin adında bundan sonra Castello Romano"

Mavi gözlerini Laurentis'in gözlerine diken genç aday ısrarla başka bir isim için diretmektedir. Sonuçta araya giren yakın bir stüdyo çalışanı sayesinde adayın yeni ve bundan sonra ki hayatında dünyanın onu tanıyacağı ismi üzerinde anlaşılır.

Mavi gözlü, atletik gencin yeni ismi Franco Nero'dur.


Nero ve Eastwood :

Yojimbo'dan uyarlanmış bir hikaye söz konusu olduğuna göre hikayenin farklı karakterlerin elinden sunumunu da değerlendirmek kaçınılmazdır. Peki Eastwood'un adsız kovboyu ile Nero'nun Django'sunun farkları nedir?

Önlerinde dünya yokolsa yüz ifadeleri değişmeyecek bu iki kayanın, detaylarda birbirlerinden çok farklı metotları bulunmaktadır. İşte bunlardan bir kaç örnek;

Eastwood'un altıpatlarına karşı Django'nun mitralyözü vardır.

Eastwood at ile seyahat eder , Django'nun atı yoktur peşinde tabutuyla dolaşır.

Eastwood kadınları kurtarır ama ilişkiye girmez, Django hem kurtarır hem ilişkiye girer.

Eastwood cigar içer, Django içmez.


Kulak Kesenler:

1990'lı yıllarda Tarantino önderliğinde sinemayla tekrar buluşan sadizm öğeleri, temelinde Django ve benzeri ürünlere dayanmaktadır. Rezervuar Köpekleri'nin vurucu sahnelerinden birisi olan kulak kesme öğesi kuşkusuz Django ve Sergio Corbucci'ye karşı bir saygı duruşudur. 1990'lı yıllarda dahi sinemada ki şiddetten hoşlanan veya rahatsız olan iki kutubun oluştuğunu göz önünde bulundurursak Meksikalılarca kulağı kesilen "muhbir" pederin 1960'larda filmi izleyen seyircide uyandırdığı dehşet duygusunu anlatmak daha kolay olacaktır.

Ayrıca Kill Bill'de ki bir örnek takım elbiseli uzak doğulu ganglerin, Binbaşı Jackson'un KKK başlıklı askerlerine bir gönderme olduğu da düşünülebilir. Ku Klux Klan fikri Corbucci'nin çekimler esnasında hem Meksikalı hemde Güneylileri oynayabilecek yeterli sayıda melun suratlı figuran bulamadığı için ürettiği bir çözümdür.

Son bir örnek olarak Louis E. Bacalov'un Django'nun müziklerini bestelerken 1960'ların beat gençliğinin ruhuna hitap eden düzenlemeleri ve Roberto Fia'nın Elvis Presley'i aratmayan vokalleriyle tamamen popüler anlayışa hizmet edip ilerleyen dönem içerisinde kendi kültünü yaratmıştır.

Django, Spaghetti Westernleri veya Sabun Köpüğü tabir edilebilecek sinema ürünlerini seven her insanın bir kere de olsa izlemesi gereken bir filmdir.

Filmin Fragmanı




Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

20 Aralık 2007 Perşembe

KEOMA


"Özgür doğanlar asla ölmezler!"

KEOMA

Sergio Martino'nun 1977 tarihli Mannaja'sı, bugüne kadar ele alınan kaynakların ışığında spaghetti westernlerin sonuncusu olarak kabul edilmektedir. Ancak söz konusu olan bu çağa ait bir jübile filmi ise, bu kesinlikle İtalyan aksiyon sinemasının büyük ustası Enzo G. Castellari'nin Keoma'sı olacaktır.

Keoma, salt spaghetti detaylarını içermenin ötesinde kişisel bir hesaplaşmanın dış dünyayı sorgulamasına uzanan yolculuğun hikayesidir. Bu yolculuk kimi zaman geçmişe selam verirken kimi zamanlar da günümüzünde ötesinde bir dünyanın görüntüsüne ulaştığımız apokaliptik filmlerin temalarına göz kırpmaktadır.



Herşey, iç savaştan yeni çıkan Amerika'nın özgürlük adına(?) verdikleri bu kıyımın neticesinde hali hazırda her iki tarafında ortaklaşa sürdürecekleri yeni bir kıyımın eşiğinde başlar. Kölelik düzeni kanunen kaldırılmasına karşılık; kızılderili, zenci, melez... kısacası safkan bir ırk kadar dünya nimetlerinden faydalanmaya hakkı olamayan insanların sömürüsü devam etmektedir.

Merkezi otoritenin tam olarak oturmadığı bu savaş ertesi dönemde yalnız bir atlı dağların yamaçlarından çocukluğuna doğru bir yolculuğa çıkar. Keoma (Franco Nero) ufak bir çocukken köyü yakılan ve tüm halkı katledilen bir kızılderili melezidir. İç savaş ona beyaz insanlar gibi yaşamayı, beyaz insanlar gibi kan dökmeyi öğretmiştir. Savaşta kazananların, hayatta ise özgür olarak doğamamış, kaderini kendi çizememiş bir insan gibi kaybedenlerin tarafındadır.



Kasabaya girişinin arifesinde vicdanıyla bir cadının kimliği görüntüsünde karşılaşır. Vicdanı ona, büyüdüğü toprakların bıraktığı gibi olmadığını ve sevilmeyen bir melez olarak fazla hayatta kalamayacağını öğütlemektedir. Keoma'nın kendi ikilemine cevabı ise gayet basittir;

"Dünya dönmeye devam ediyor, insan kaderine karşı çıkamıyor ve başladığı yere geri dönüyor"

Savaşta kazananların tarafında olduğu gibi barışta da gücü elinde bulunduran ve güçsüz olanları kıyasıya ezmeye devam edenler vardır. Doğduğu topraklar Caldwell (Donald O'Brien) ve ekibi tarafından sömürülmektedir. Topraklar ve içinde ki herşey Caldwell'in malıdır. Savaş sonrası baş gösteren salgın hastalıklara karşı yeterli ilaç takviyesinin yapılması bile bu yeni sömürü çetesinin kontrolü altında gerçekleşememektedir.



Hayata karşı duruşu ve fikirleriyle hala bir kızılderili olan Keoma'nın, kendisi gibi değişmeyen şeylerde vardır. Üvey kardeşlerinin bu kızılderili melezine nefreti sürmektedir. Kendisini küçük bir çocukken eğiten George (Woody Strode) artık alkolik bir zencidir. Babası Shannon (William Berger) ise bir güven sembolü olarak etrafta ki sömürüye karşılık, kasabanın biraz daha uzağında sakin bir yaşamı tercih etmektedir. Kötü olanlar daha güçlü iyiler ise zavallı yada yeniktir.

Güçlerin eşitsizliğinin yaşandığı bir coğrafyada herşey hamile bir kadını hasta olduğu için ölüme terkedileceği kamptan kurtaran Keoma'nın dönüş haberiyle değişir. Caldwell'in ekibiyle mücadele eden Keoma bir yandan kurtardığı kadının çocuğunun özgür bir dünyada doğması için, diğer yandan kendilerini yenilmiş düşünen insanları tekrar hayata bağlamak için mücadeleye başlar. Bu savaş sürerken üvey kardeşleri de kasabanın iktidarını ele geçirmek için pusuda beklemektedirler.

Mücadele ne geriye dönenler nede gelecek için bekleyenlerin lehine işler, savaşın galibi sadece özgür doğan bir bebektir...



Spaghetti westernlerin kült oyuncusu Franco Nero'nun bir kez daha film çekmek için ellerini kavuşturarak dua ettiği yönetmeni Castellari'nin spaghetti jübilesi çekildiği pek çok ülkede sansür sebebiyle eksik olarak yayınlanmıştır. Hristiyanlığa gönderme yapan çarmıha germe, İtalyan usulü gore filmlerinden aşina olunabilecek türlü ölüm şekilleri ve hepsinden öte kovboyların çağından bu güne yapılan özgürlükçü göndermeler sansürü kaçınılmaz kılmıştır.

Castellarinin protest fikirleri, sinema dehasıyla birleştiğinde kimi sahnelerde bir sinema öğrencisi için ders saati kıvamına gelmektedir. Baba ocağına dönen Keoma'nın çocukluğunu fiilen önünde görmesi, 4 cent'e 4 kurşun sayması, doğum yapan kadınla üvey kardeşlerin birbirlerini öldürdüğü anda yaşam ve ölümün devir teslimi bu derslerin birer örneğidir.



Keoma, Spaghetti Western filmlerine olan sevgisiyle tanınan ve sinema kariyeri boyunca kaybedenleri anlatmayı seçen Peckinpah'ın, okyanusun diğer ucundan, Avrupalı bir yönetmenin postmodern anlayışıyla aldığı ödüldür.

Okyanusun diğer ucunda Hollywood'un istenmeyenler listesine dahil edilen Sam Peckinpah'ın sinemasının vazgeçilmezi olan slow motion ile şiddet sahnelerinin sunumu, Keoma'da da sıkça kullanılmaktadır. Peckinpah'a göndermeler yapılan bir diğer detay ise filmin müziklerinde gizlidir. Castellari alışılagelmiş spaghetti temalarından ziyade Peckinpah'ın Pat Garret & Billy The Kid'ine hayat veren Bob Dylan gibi ballad tarzını seçer. Guido & Maurizio De Angelis kardeşlerin progresif bir yapıda bestelediği İtalyan usulü balladlar filmin başından sonuna yaşanan herşeyi bir halk hikayesinin temsili şeklinde seyirciye sunar.



Keoma için oyunculuk konusunda yazılabilecek tek şey sözlerin verdiği felsefi mesajların gözlerde ki duygularla birebir örtüşmesidir. Başrolden yardımcı rollere kameraya görüş mesafesinde yaklaşan ve anlam mesafesinde konaklayan herkes bu jübilenin hakkını sonuna kadar vermekteler.

Filmin Fragmanı



Sinematik Spaghetti için KEOMA'yı ele almayı çok arzulamış olan Metin Demirhan'ın anısına ithaf edilmiştir.

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo